Skip to content

Türk’ün Vatanı Türkçe

Dil milletin coğrafyada var olma, coğrafyayı vatanlaştırma (ad verme), tanımlama eylemidir. Dil, alfabe değil, söz dizgesidir. Dil, toplumun iletişim aracıdır. Bu anlamıyla söz söylemek, dil sahibi olmak değildir. Söz, retoriktir; dil ise toplumsal eylemdir. İnsanlığın atası Hz. Âdem’e kelimeler öğretilmiş, bu kelimeleri meleklerin söylemesi istenmişti. Melekler bu kelimeleri zikredemedikleri için Âdem’e secde etmekle emir olundular. Dolayısıyla dil, yazı ve alfabe de değildir. Nitekim Türkler Runik alfabe, Kiril alfabesi, Grek alfabesi, Arap alfabesi kullanarak Türkçe konuşabilmiştir.    

Her devlet toplumun ortak anlam dünyasını inşa etmek için “milli dil” içinde kültürün tekliğini ve bütünlüğünü esas almaktadır. Bir devlet sisteminin çok dilli yapıda “ortak anlam” inşa etmesi mümkün değildir. Dil, devletin milletiyle ve milletin kendi arasında iletişimin anlam dünyasını inşa eder. Eğer bir millet ve devlet bundan vazgeçerse, kendi varoluşundan vazgeçmiş, intihar etmiş olur.

Türklerin tarihi “16 devlet teorisi”ne göre M.Ö. 220’de başlamaktadır. Bu kadar uzun geçmişi olan bir milletin bazı boylarının Hristiyan, bazılarının Musevi olması garip değildir. Kaldı ki Türk boylarından Gökoğuzların Hristiyanlığı Batılı Hristiyanlıktan farklıdır. Hristiyanlıkta kurban ritüeli yokken, Gagavuzlar kurban kesmektedir. Kemal Karpat bu hususu şöyle anlatmaktadır:

“Gagauzlar arasında kurban kesmek yaygın bir âdettir. Sığır, koyun, hatta horoz kurban olarak kesilir. Bu hayvanların içinde kurbanlık seçilen, kırlarda serbest dolaşan ve kimsenin ilişmediği ‘Allahlık’ denen boğanın özel bir yeri vardır. Gagauz Türkçesi’nin Oğuz lehçe grubuna dahil olduğu bilinmektedir. Gagauz lehçesi Türkiye Türkçesi’ne ve özellikle Rumeli ağızlarına yakındır. Gagauz Türkçesi Anadolu ağızlarında kullanılan ‘otak’ (ev), ‘tomak’ (yün çorap), ‘sıpıtmak’ (hızlı atmak), ‘bıldır’ (geçen sene), ‘gücük’ (şubat ayı), ‘sınaşmak’ (alışmak), ‘teprenmek’ (hareket etmek), ‘süsmek’ (boynuz atmak) gibi birçok kelimeye sahiptir. Bugün Bulgaristan’da Karadeniz sahillerine yakın 20-50.000 arasında Gagauz yaşamakta ve kendi dillerini konuşmaktadırlar. Moldova’nın başşehri Kişinau’da da (Kishinev) 7-8000 Gagauz vardır. Bunun dışında Orta Asya’da Aktubinsk, Semipalatinsk, Taşkent ve Fergana ile Kafkaslar’da ve hatta Güney Amerika’da Gagauzlar bulunmaktadır. Bunların sayılarını 20-40.000 olarak tahmin etmek mümkündür. Böylece dünyada mevcut Gagauz sayısı 300-400.000’e ulaşmaktadır.” (Karpat, 1996: 288-291).

Türkçe, çok geniş bir coğrafyada yerleşmiş Türk Milleti’nin dilidir. Türk Milleti, devletlerin siyasal sınırlarını aşan bir coğrafyada yerleşik olarak yaşamakta ve farklı dinlere mensup olarak aynı kültürü (töreyi) dilinde (Türkçede) saklamaktadır.

Türkiye’de kimi düşünürler ve İslâmcılar Türkçeyi 1000 yıllık Müslüman Türk’ün söz varlığı olarak kabul etmektedir. Bu aydınlara göre Türklerin İslâm’ı kabul etmeden önceki Türkçesi dil olarak kabul edilmemelidir. Fakat aynı zümre Arapçanın Hz. Peygamber’den önce cahiliye Arapları tarafından konuşulduğunu dikkatten kaçırmaktadır. Türkçenin Arapçadan doğduğu ifadesi 15.000 yıllık Türk tarihini yok saymaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Osmanlıcanın (eski alfabeyle yazılı Türkçenin) kökeninin Arapça olduğunu ve hatta Türkçenin Arapçadan doğmuş bir dil olduğunu düşünen aydınların bir kısmı ülkemizde Arap nüfusun yoğunlaşmasının Osmanlı’yı yeniden tarihe geri döndüreceği zannına kapılmıştır. Osmanlı ölmüş bir toplumdur. Ayrıca Osmanlıca, grameri, sentaksı, kelime haznesi ile başlı başına bir dil değil, senkretik bir dildir. Bu hakikati gören Ömer Seyfettin bugün konuştuğumuz Türkçenin önünü açmış, Osmanlı aydınlarının konuştuğu Türkçeyi (senkretik dili) sadeleştirmeyi ve millileştirmeyi savunmuştu. Böylece 1) Konuşulan dil, yazı dili olacaktı, 2) Arapça-Farsça tamlamaların kullanılmasına son verilecekti.

Türkler tarih boyunca pek çok dille muhatap olmuşlardır. Arapça konuşulan coğrafya dışında Farsça konuşan coğrafyada da yönetici olan Türkler Hüda, namaz, oruç gibi kelimeleri Fars dilinden almıştır. Dolayısıyla Türkçenin Arapçadan doğduğu iddiası “yönetici kadro” olmaları nedeniyle gerçek değildir. Türklerin başka dillerden kelime alması bir yönetme stratejisidir. Kaldı ki, Türkçe Arapçadan neşet eden bir “türev dil” ise, M.Ö. 220 yılında kurulan Hun Devleti’nin dili varlığa nasıl çıkmıştır? Dili olmayan bir millet, devlet de kuramayacaktır.

“Türkçe Kur’an’dan neşet etmiştir” söyleminin bir hakikati daha görmesi gerekmektedir. Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra İslâm toplumunu tesis etmiş idi. Ancak bu toplumda (Medine’de) henüz Müslüman olmayan Arap halklar (Evs ve Hazreç kabileleri) vardı. Eğer bir dil, inancın söylem aracı ise, Hz. Peygamber’in Medine’de henüz Müslüman olmayan bu kabilelere “Siz Müslüman değilsiniz, o halde Arap da değilsiniz” demesi gerekirdi. Bilindiği üzere Arapça Hz. Peygamber’den önce cahiliye toplumunun konuşma (söz) dizgesi ve Arap kültürünün şifahî aktarım vasıtasıydı. Arapça şiirle yükselmişti. Araplar Kâbe’ye put dolduruyor, Arapça şiirler okuyor, pagan kültürlerini Arapça konuşarak yayıyordu. Hz. Peygamber (asv) Arapçayı böyle bir kavmin içinde öğrendi. Hatta Arapça öğrenmesi için daha çocuk yaşta bedevî bir aileye (süt anneye) verilmişti. Eğer dil, inanç ile ilgili bir iletişim aracı ise Hz. Peygamber niçin pagan bir toplumda bu dili öğrenmişti? Bu olgudan şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Dil’in inançla ilgisi yoktur. Aynı şekilde bu örnek şu sonucu ortaya çıkarmaktadır: Bir millete mensup olmanın Müslüman olmakla ilişkisi kurulamayacaktır. Türkçe konuşan Ortodoks Gagavuzlar yukarıda da ifade ettiğim üzere Türk’tür. Öte yandan Arap toplumları içinde Hristiyan toplulukların bulunması, Arapçanın İslâm’ın dili olduğu iddiasını çürütmektedir. Buna göre “Millet” aynı dili konuşan, aynı töreye sahip toplulukların ülkü birliğini ifade etmektedir.

Türkçe, Anadolu’da 1000 yıl önce doğmuş değildir. Türkçe, Arapçadan da doğmamış, dil varlığını Hun coğrafyasında kazanmıştır. Türkçenin Arapçadan veya Farsçadan aldığı kelimeler, onun kelime aldığı dillerden doğduğu iddiasını haklı kılmamaktadır. Türkçe, aldığı kelimeleri Türkçeleştirmiş, kendi içinde eritmiştir. Türkçe sondan eklemeli bir dil iken, Arapça çekimli bir dildir. Türkçe Orta Avrupa’dan Pasifik’e kadar geniş bir coğrafyada İL tutan Türk Milleti’nin Hz. Nuh’tan getirdiği bir dil olduğundan 15.000 yıllık Türk milletinin söz bayrağıdır. Türk’ün vatanı Türkçedir. Türkçenin vatanlaştığı yer Büyük Türkiye’dir.

  • Karpat Kemal, Gagauzlar, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 13, ss: 288-291, 1996.

Comments are closed.